
Ağva, İstanbul ilinin Anadolu yakasında Karadeniz’e kıyısı olan Şile ilçesi sınırları içinde yer almaktadır. Bölge şehir merkezine yaklaşık 110 km. uzaklıkta olduğundan ulaşım özel araçlarla veya Kadıköy’den hareket eden özel otobüslerle sağlanmaktadır.
Ağva, Güneybatı Karadeniz’le kıyısı olan ve yerleşimi deniz seviyesinden 1 m.ye kadar ulaşan taşkın düzlükleri ile yükseklikleri 120 m.lere ulaşan tepelere kadar değişen bir aralıktadır.
Bölge turizm, eğlence ve dinlenme merkezi olduğundan dolayı yaz aylarında oldukça yoğun bir nüfusa sahiptir. Kış mevsiminde ise çoğunlukla yerel halkı dışında ziyaretçisi bulunmamaktadır. Yapılaşma daha çok Göksu deresi ile Ağva deresi arasındaki taşkın ovası üzerinde yer almaktadır.
[Yazının tamamını okumak için tıklayın]
Bir Orta Karadeniz ili olan Çorum, uzun yıllar boyunca bir çok medeniyetin merkezi olmuştur. Tarihi ve doğal güzellikleriyle Türkiye’nin turizm haritasında doğu-batı arasında bir köprü görevini üstlenmiştir.
Çorum, Yeşilırmak ve Kızılırmak tarafından sulanan ovalarla dağların ve yüksek yayların ahenkle birleştiği yerdir. Bölgede şehirden uzak gezi ve yürüyüşler için ideal dağlık ve çayırlık alanlar bulunur.
Uzun tarihi boyunca bölge Hititler, Frigler, Medler, Persler, Romalılar, Selçuklular, Moğollar ve Osmanlılara ev sahipliği yapmıştır. Kazılar Çorum’daki yerleşimin Paleolitik ve Neolitik çağlara kadar uzandığını gösterir. Daha sonra ise bölgeye Hititler egemen olmuştur.
[Yazının tamamını okumak için tıklayın]
Trabzon’da birbirinden özel Türk evi örneklerinin olduğu eski kaynaklarda söz edilmesine rağmen, günümüze gelen çok fazla örneği yoktur. Trabzon ve çevresi orman potansiyeli bakımından zengin bir yöre olduğundan, ahşap da yapı malzemesi olarak yaygın bir biçimde kullanılmıştır. Evlerin çoğunda ana yapım malzemesi ahşap ve taştır. Evler genellikle iki katlı olup, evlerin ağaç ve çiçeklerle süslü bahçesi ve avlusu bulunmaktadır. Zemin katta taşlık, ahır, kiler, mutfak gibi yardımcı mekanlar bulunur. Esas yaşama 1. kattadır. Şehrin en eski tarihli evleri, dış sofalı plana sahiptir. Bu evlerden çok az örnek vardır. 19. asra ve sonrasına tarihleşen evler ise çoğunlukla iç sofalı planla yapılmıştır.
[Yazının tamamını okumak için tıklayın]

Adına türküler yakılan Karahisar’ın tarihi 3000 yıl öncesine kadar dayanıyor. Hitit kralı 2. Murşil’in inşa ettirdiği Hapanova kalesinin yerine yapıldığı sanılıyor. Şehre hangi yönden girilirse girilsin Karahisar Kalesi tarafından karşılanıyorsunuz. 226 metre yükseklikteki bir kayanın üzerinde yer alan kalenin en yüksek noktasına ulaşmak için 600 den fazla basamak çıkılması gerekiyor. Türkiye’nin kış aylarında en soğuk yerlerinden biri olan Afyon’da bunu başarırsanız muhteşem bir manzara ile karşılaşıyorsunuz. Ayakların altına bir kilim gibi serilen Afyon Ovası ve Frig uygarlığı döneminden kalan kalenin eteklerine kurularak genişleyen şehrin görüntüsü nefes kesiyor.
[Yazının tamamını okumak için tıklayın]

Şehrin fethinden sonra 1331 yılında bir cami kompleksi yapılmadan önce Sultan Orhan tarafından camiye çevrilen ve ünlü konsilin kilisesi olarak tanınan Ayasofya’da yer almaktadır. Aynı dönemde Sultan Orhan, kilisenin yanına Osmanlı İmparatorluğunda bir ilk olan medrese inşa etmiştir. Kilisenin tahrip olan güney tarafında kurulan medresenin kalıntıları bulunmaktadır. Tahrip olan kilisede Osmanlı dönemine ait izler çoğunluktadır. Bu izler farklı dönemlere aittir. Kapı ile güney kanat arasında bulunan kıble duvarının içerisinde mihrap bulunmaktadır. Kıble ve mihrap duvarı kırma taşlardan oluşturulmuştur. Bu taşlar arasında geniş harçlar bulunmaktadır. Kıble duvarı ve mihrap kubbe şeklinde bombelendirilmiştir. Daha sonra mihrabın altı 24×24 boyutunda fayanslarla döşenmiştir. Mihrabın dışı geometrik desenlerle süslenmiştir. Niş’in doğusunda yuvarlak bir cam vardır. Kıble duvarı kilisenin camiye dönüştürülüş esnasında oluşturulmuştur. Kilisenin camiye dönüştürülüş esnasında kullanılan teknikler bu caminin erken Osmanlı döneminde yeniden yapılandırıldığına işaret etmektedir. Aynı zamanda, güney tarafında bugün maalesef yalnızca duvar temeli kalan minarenin tuğla örülüş şeklide caminin erken Osmanlı döneminde oluşturulduğunu kanıtlamaktadır.
[Yazının tamamını okumak için tıklayın]
Antalya il merkezinin 4 km. batısında yer alan Konyaaltı Plajı yaklaşık 6 km. uzunluğu ile Antalya il merkezine en yakın ve çevrenin en uzun plajıdır.
Konyaaltı Plajı doğuda Antalya Falezlerinin batı sınırı ile, batıda ise Antalya Limanı ile sınırlıdır. Ancak Konyaaltı Plajının batı sınırını Antalya Limanı gibi insan yapımı bir sınırla ayırmak yerine limanın 1 km. batısından denize dökülen Sarısu deresi ile sınırlamak daha uygundur. Sarısu deresinin batısı itibari ile görülmeye başlanan kayalıklar ve falezler bu görüşü güçlendirir.
[Yazının tamamını okumak için tıklayın]
Tarihi Tarsus kentinin batı yönüne açılan ana kapısı olup, surlardan geriye kalan tek yapıdır. Limana yakın olması nedeniyle “Deniz Kapısı” ya da dönemin en önemli kentlerinden Seleukia güzergahında olduğu için “Silifke kapısı”; 19.yy. gezi notlarında ise Saint Paul kapısı olarak anılmıştır.

Yapım dönemi ile ilgili araştırmalar, inşaası sırasında kullanılan malzemeye göre Bizans Dönemi sonları ya da Abbasi devrinde yapıldığı görülmüştür. Şimdiki kapının bulunduğu yer daha önce eskisinin varlığını da işaret etmektedir. Tek kemerli kapının yüksekliği 8,5 m. orta genişliği ise 5.6 m. dir. Yarım daire biçimindeki tek kemeri başta olmak üzere son yıllarda restorasyon geçirmiştir.

Günümüzde ziyaretçiler Kleopatra Kapısını gezerken onlara tarihi bilgi ve hikayeler anlatılmaktadır. Genç İmparator adayı Marcus Antonius’un Tarsus’u düzenlemek için faaliyete giriştiği, Mısır kraliçesi Kleopatra’nın Tarsus girişindeki görkem, Tarsus’un dünyadaki önemi ve Kleopatra ile Marcus’un birbirlerine duydukları aşkın gücü bunlardan bazılarıdır.

Narlıkuyu olarak bilinen koyün, tarihte önemli bir konumu vardı. Antik Çağda kutsal sayılan Korykos Mağaralarına ve çevredeki pek çok tapınağa gidebilmek için ulaşım deniz yolu ile sağlanıyordu. Bu koydaki iskeleden karaya çıkan inançlı kişiler, önce bu buradaki kutsanmış bir çeşmeden su içiyorlardı. Romalı yazar Varron bu su kaynağını, Nus çeşmesi olarak tanımlar. Şimdilerde Narlıkuyu, coğrafi güzelliğinin yanı sıra damak tadımıza hitap eden ve keyifli bir zaman geçirmek için geldiğimiz bir ziyaret yeridir.
[Yazının tamamını okumak için tıklayın]

Ülkemizdeki bazı yerleşimlerin adı kulağımıza çalındığında aklımıza hemen o kentlerin ya da kasabaların sembolleri gelir. Bu sembol bazen bir yapı, bazen bir yiyecek ya da bir spor etkinliği olabilir. Ülkemizin başta gelen sörf merkezi olan Alaçatı sadece Türkiye’nin değil dünyanın da en önemli sörf merkezlerinden. Bu nedenle Alaçatı adının geçtiği her yerde rüzgar sörfü akla gelir. Ancak Alaçatı’ya sadece rüzgar sörfü merkezi olma rolünü vermek haksızlık. Alaçatı, gerek bozulmamış mimarisi ve geleneksel yaşantısı, gerekse bembeyaz kumsalı ve mavinin her tonundaki deniziyle turistik amaçlı her beklentiye fazlasıyla cevap verebilecek kalitede. İnsanı çeken bunca güzelliğine son yıllarda eklenen ve her geçen gün zenginleşerek devam eden bir özelliği daha var; farklı lezzetler arayanlar için tam bir gurme cenneti olma yolunda. Şu ana kadar Alaçatı’da açılmış bulunan yirmiye yakın mekanda Ege ve Akdeniz mutfağından birçok lezzet bulmanız mümkün.
[Yazının tamamını okumak için tıklayın]

Türk toprağı olan Anadolu şehirlerinin birincisi Alaya beldesine geldik. Bu iklim dünya iklimlerinin en güzelidir. Ahalisinin yüzleri pek güzel ve elbiseleri temiz ve yemekleri nefistir. Bu memleketin adetine göre haftada bir defa ekmek pişirilir ve bir hafta yetişecek kadar hazırlanır. Erkekleri, ekmek pişirildiği gün, bize sıcak ekmekle gayet nefis yiyecek hediye ederler ve ‘bunu size kadınlar yolluyorlar, sizden dua istiyorlar’ derlerdi. Biraz önce zikrettiğim gibi Alaya deniz kıyısında büyük bir beldedir. Türkmenler’le meskundur. Oraya Mısır, İskenderiye ve Şam tacirleri gelirler. Kerestesi çok miktarda İskenderiye, Dimyat, Mısır şehirlerine ihraç olunur. Beldenin üst tarafında acib ve meni bir kalesi vardır ki Sultanı muazzam Alaettin Rumi’nin eseridir.” 1332 yılında Alanya’ya gelen Tancalı seyyah İbni Batuta şehir hakkında bunları yazar seyahatnamesine. Aradan geçen yaklaşık 700 yıla rağmen İbni Batuta’nın Alanya hakkında yazdığı şeylerin hiçbiri değişmemiş. Alanya’nın denizi ve güneşi hâlâ güzel, yemekleri hâlâ lezzetli, insanları hâlâ misafirperver. O günden bugüne değişen tek şey şehrin adı olmuş. Alanya’nın bilinen en eski adı Korakesion’dur. Bu isme ilk kez Strabon’un ‘Coğrafya’ kitabında rastlanır. ‘Bundan sonra Kilikia’da ilk olarak, çok dik bir kayaya kurulmuş bir kale olan Korakesion’a gelinir.’
[Yazının tamamını okumak için tıklayın]